Takriben 9 yıldır AKP iktidarında başlatılıp yeniden tanzim edilmeye çalışılan, ancak henüz tam olarak rayına oturtulamamış bulunan değişim ve yeni düzen; 28 Şubat post modern darbesi ile Türkiye’nin içerisine sokulduğu ekonomik kriz, siyasi kaos ve toplumsal sosyopolitik bir bunalım sürecinden çıkartıldı.
Bu planlanıp kurgulanmış mıydı, yoksa art arda spontane gelişmelerle mi böyle bir süreç yaşandı; hususu elbette ki tartışmaya açıktır. Bazıları her şeyi tesadüflere bağlamaya eğilimli iken bazı insanlar da her gelişmenin ardından bir kurgu ya da komplo aramaya yatkındırlar. Zaten bu iki ihtimal dışında bir üçüncü şık söz konusu değildir. Bir olay, gelişme ya kurgusaldır, komplodur; ya da spontane ve rastlantıdır.
DSP-MHP-ANAP koalisyonu ile büyük bir ekonomik krize, siyasi kaosa sürüklenen Türkiye bu büyük iflastan 3 Kasım 2002 Genel seçiminde AKP’nin tek başına iktidarında çıkmaya başladı. Ne var ki başlatılan değişim ve yenileşme süreci geride kalan 9 yıllık tek başına AKP iktidarında bir türlü tamamlanamadı, ancak çok büyük mesafeler alındı.
İki dönem AKP iktidarında devletin zirvelerine Millî Görüş kökenli siyasetçiler gelip büyük bir kadrolaşma gerçekleştirilirken Türkiye batı güdümlü vesayet rejiminden fiilen kurtulmada büyük mesafe almasına rağmen gerekli sistem değişikliğine gidilerek yeni bir anayasa yapılamadı.
Dahası bir yanda giderek değişim tirendi ağırlaşıp önüne çıkarılan engeller büyürken, öte yandan bölge ülkelerindeki patlak veren gelişmeler Türkiye’yi ayağına dolanan statükodan kurtulup gerekli reformları yaparak bir an önce beklenen konuma gelmeye zorlamaktadır.
Oysa statükodan kurtulmadıkça oluşturduğu yığılmış sorunlardan da kurtulması ve gerekli reformları yapması mümkün gözükmemektedir. Kronikleşmiş tüm sorunların anası olan statükonun değişmesi ise ancak yeni bir anayasa ile mümkündür. AKP iktidarı bugünkü yapısı, yıpranmışlığı ve yorgunluğu ile önümüzdeki 12 Haziran 2011 Genel Seçiminde tek başına yeniden iktidar olsa bile statükoyu kökten değiştirecek bir anayasa yapması hiç kolay olmayacaktır.
Türkiye’yi, mevcut statükoyu kökten değiştirip yeniden büyük ve lider ülke yapmak isteyen bir etkin iradenin varlığının gerek içeride, gerekse dışarıda kuvvetle hissedildiği, bunu engellemek için gereken ne varsa yapıldığı ise yadsınamaz bir realitedir.
Bu durum karşısında AKP’yi yeniden iktidar yapmanın bir anlamı, cazibesi kalmamış gibi bir izlenim var. Peki, o halde ne yapılabilir?
Mevcut düzenin tıkandığı, statükonun yeni bir düzene geçişe imkân vermediği durumlarda genellikle başvurulan çözüm şekli bir kaos çıkarıp ondan yeni bir düzen çıkarmaktır. 28 Şubat 1997 sürecinde bu yöntem çok başarılı şekilde kullanıldı. Türkiye’de normal demokratik sistem kesintiye uğratılmadan devam edecek olsaydı belki 50 yılda yapılamayacak büyük bir değişim bu olağanüstü dönemde kısa bir sürede gerçekleştirilemezdi.
Ancak görülüyor ki alınan karşı önlemler, örgütlenen tepkiler, yoğun direniş sonucu mevcut demokratik mekanizmalar içerisinde bu değişimi tamamlayacak olan yeni bir anayasa yapmanın yolu tıkanmış durumdadır. Bu yüzden Türkiye’nin 28 Şubat sürecinde post modern darbe sonucu içine düşürüldüğü kaos benzeri bir duruma seçim yoluyla sürüklenmesinden başka çare kalmamış gözüküyor.
Önce kısaca bir hatırlayalım; 28 Şubat Sürecine nasıl girildi ve sonucu ne oldu?
Erbakan Başbakanlığında kurulan 54. Hükümete karşı Dünya Siyonizm’i ve onun içerideki uzantısı derin yapılanma tarafından başlatılan 28 Şubat 1997 süreci ve ona karşı verilen mücadele açıkça gösterdi ki Türkiye’deki asıl siyasi iktidar mücadelesi iki derin devlet yapılanması arasında yaşanıyor.
İkisi de ordu içerisinde yuvalanarak örgütlenen bu yapılanmalardan biri İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlatılan, Osmanlı Devleti’ni yıkarak yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Ergenekon derin devleti; ikincisi de Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş hareketinin izdüşümü olarak kurulan millî derin devlettir.
28 Şubat sürecini başlatan ABD derin devleti ve Türkiye’deki uzantısı Ergenekon derin devleti kısa süre içerisinde başarısızlığa mahkûm edilip sonunda yenilgiye uğratıldı. Bu yüzden 28 Şubat post modern darbe süreci tersyüz edildi.
Bu sürece öncülük eden, destek veren, katkı yapan sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları, askeri ve sivil bürokrasi tasfiye edilerek Türkiye’nin yönetimi tüm sahalar kontrol altına alınarak bütünüyle ele geçirildi.
Sonuçta adına yeşil denilerek hedef alınan Anadolu Sermayesi değil, Siyonist sermayenin 22 tane bankası batırıldı. Bunların birçoğunun yönetim kurullarına güvence olarak emekli paşalar konulmuştu!
Ancak yeşil sermaye diye batırılan birkaç tane uyduruk holding ve İhlâs Finans’tan başkası olmadı. İhlâs Finans’ın ne kadar yeşil olduğu ise tartışılabilir. Sonuçta Siyonist sermayenin üssü TÜSİAD itibarsızlaştırılıp Anadolu Sermayesi’nin temsilcisi MÜSİAD öne geçirildi.
Medya sektöründe de hedef alınan irticacı kuruluşlar değil, 28 Şubat sürecine öncülük ederek cuntacılarla birlikte hareket edenler el değiştirdi, değiştirmeye devam ediyor. Önce Dinç Bilgin sahip olduğu Etibank batırılarak, üstelik hortumcu diye içeri tıkılarak Sabah ve ATV Grubu elinden alındı. Bugün Sabah ve ATV Grubu Anadolu sermayesinin elindedir!
Ardından da Uzan Grubunun bankaları batırılıp şirketlerine el konularak Star Gazetesi ve Televizyonu ellerinden alındı. Star Gazetesi yeşil sermaye kontrolüne girerken Star Televizyonu Aydın Doğan tarafından sözde kurtarıldı ama uzun süredir onun da gazeteleri ve televizyonları haraç mezat satış sürecine sokulmuş bulunuyor.
Böylece 28 Şubat destekçisi medya bütünüyle el değiştirme sürecine sokuldu. Bu süreçte yıldızı parlayan gazeteciler itibarsızlaştırıldı, itibarsızlaştırılan gazetecilerin ise yıldızı parlatıldı.
Ergenekon soruşturması başlatılmadan ve davalar açılmadan önce, daha 28 Şubat’ın ilk döneminde öncülük eden generaller başta Çevik Bir, Erol Özkasnak olmak üzere tasfiye sürecine sokuldular. Eğer bugün Ergenekon Dava sürecinde emekli ve muvazzaf generaller yargı önüne çıkartılabiliyorsa bu, 28 Şubat sürecindeki tasfiyeler sayesinde mümkün olabilmektedir!
Başka bir ifade ile Ergenekon derin devleti 28 Şubat sürecinde yenilgiye uğratıldığı için tüm sahalarda olduğu gibi ordu içerisindeki unsurları da tasfiye edilebilmekte, yeni darbe girişimleri iddiaları sorgulanıp yargılanabilmektedir.
28 Şubat süreci içinde yer alan sermaye ve medya unsurları tasfiye sürecine sokulduğu gibi siyasetteki aktörleri de bertaraf edildiler. Bu süreç içerisinde misyon üstlenen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yeğeni bankası batırılarak hapse konuldu. Kardeşlerinin şirketleri çok sıkıntılı günler geçirdiler, bu süreci hala yaşıyorlar. Süleyman Demirel de siyasi karizması ve geçmişi çizik yiyip itibarsızlaştırıldı.
28 Şubat sürecinde başbakanlık yapan Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz da partileri bitirilip siyasette itibarsızlaştırıldılar. Mesut Yılmaz’ın kendisi, Ecevit’in bakanları yolsuzluktan Yüce Divan önüne çıkartılarak yargılandılar. Kimi beraat edip kimi zaman aşımından yırttı ama toplum vicdanı karşısında hiçbiri aklanmadı. Çünkü yüksek yargının taraflı tutumu yargılamanın adil yapılmadığı izlenimini oluşturdu.
28 Şubat sürecine sonradan katılan MHP de bu tasfiye ve itibarsızlaştırmadan payını aldı.
28 Şubat sürecine ateşli destek verip beşli çete diye anılan sivil toplum kuruluşları da el değiştirip yöneticileri itibarsızlaştırıldı.
Ne yazık ki, 28 Şubat post modern darbe sürecinde öne çıkan, yıldızı parlayan her saha ve sektördeki insanların, kuruluşların, konumlarını ve geleceklerini nasıl kaybettiğine; buna karşın hedefe konulan, elimine edilmek istenen kişi ve kuruluşların ise nasıl öne çıktığına ilişkin halen bir araştırma yapılamamış, çetele çıkartılamamış, bir tablo ortaya konulamamıştır. Bunlar yapılsaydı şu anda çok daha dramatik bir gerçeklik gözlerimizin önünde olurdu.
28 Şubat sürecindeki derin iktidar mücadelesini kimin kaybedip kimin kazandığının adeta fotoğrafını çıkaracak olan böyle bir çetelenin çıkartılıp net bir tablo ortaya konulamamış olması asıl hedefteki İslami kesimlerin kifayetsiz oluşu nedeniyledir. Çünkü böyle bir çeteleyi çıkarmaktan önce durumu kavrayabilecek bir zihin yapısından yoksun ve aciz durumdadırlar.
Şu anda çok önemli ve stratejik bir genel seçim öncesinde tüm hızıyla devam etmekte olan bu söz konusu iki derin devlet arasındaki iktidar mücadelesinin önemli tarihi çıkış noktası Osmanlı Devleti’nin gizli başkenti diye nitelenen Selanik’te ordu içerisinde illegal bir siyasi kuruluş olarak örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyetidir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti 31 Mart İrtica Vakasını bastırmayı gerekçe göstererek Hareket Ordusu diye bir askeri güç oluşturdu, trenle İstanbul’a gönderdi, bir Sabetayist olan Mahmut Şevket Paşayı başına getirdi…
Ancak 31 Mart irtica ayaklanmasını bastırmak yerine onların da hedefindeki Sarayı kuşatıp Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirerek Selanik’e sürgün etti ve bir Yahudi’ye ait Selâtini Köşkü’nde göz hapsi altında tuttu.
Ardından bir dizi baskın, suikast, darbe sonucu yönetimi bütünüyle ele geçiren İttihatçılar Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokup birçok cephede birden savaştırdılar. Nihayetinde Osmanlı Devleti -kazanmış olmasına karşın- tüm mevcut varlığını ve geleceğini uğruna yok ettiği Çanakkale Savaşı sonrası başkent İstanbul İngilizler, bazı Anadolu illeri ise müttefikleri tarafından işgal edilerek ortadan kaldırıldı.
İngiliz işgal yönetimi İttihat ve Terakki Fırkası’nın iktidardaki Alman yanlısı mensuplarını devirip tutuklattı, önde gelen isimlerini bir denizaltıya bindirip Almanya’ya yolladı. İngiliz yanlısı İttihatçı kadroları ise Anadolu’ya gönderip el altından destekledi.
Kuvvacılar denilen İngiliz yanlısı İttihatçılar Ankara’yı merkez yaparak yeni devleti oluştururken; diğer yanda müttefik orduları işgale son verip Anadolu’yu boşaltarak kurtuluş savaşı süsü verilen tarihi mizansen için parlak bir zaferin sahnelenmesine imkân sağladılar.
İngilizler ise başkent İstanbul’daki işgallerini, Ankara’da hükümet kurulup yeni devletin temellerinin üzerine inşa edildiği Lozan Anlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandıktan sonra ve Cumhuriyet’in ilanından sadece 3 hafta önce 6 Ekim 1923’e kadar sürdürdüler. Göstermelik bir törenle işgale son veren askerler çekilirken yerine sivil uzmanlar geldi ve Türkiye Cumhuriyeti bir örtülü İngiliz sömürgesi olarak kuruldu.
O kadar ki İngiliz işgal kuvvetlerinin el altından desteği ve himayesi ile kurulan Ankara Hükümeti, işgal yönetimi tarafından Almanya’ya sürülen İttihat ve Terakki önde gelen kadrolarını Cumhuriyet’in ilanından sonra da Türkiye’ye sokmadı!
Almanya’ya sürülen bu kıdemli İttihatçı kadroların içerideki uzantıları İzmir Suikast planını yaptıkları gerekçesiyle 17’si idam edilip 150’si yeniden yurt dışına sürüldü.
İttihat ve Terakki Fırkasının devamı olarak kurulan CHP’den ayrılan İttihatçıların kurdukları Demokrat Parti de bu İttihatçılar arasındaki kanlı iç iktidar mücadelesinin bir devamı olarak kuruldu. İki dönem Türkiye’yi tek başına yöneten İttihatçı Kadroların kurduğu Demokrat Parti’nin iktidarı da 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle yine kanlı şekilde son buldu.
Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden İttihatçı iki hizip arasındaki iktidar kavgasının yol açtığı iç hesaplaşma 12 Mart 1971 Muhtırası ile değişik bir veçhe kazandı. Uzun süre pek fark edilmeyen yeni bir unsur katılmıştı bu derin iktidar mücadelesine.
Millî Görüş hareketini başlatan Erbakan kurduğu partilerle siyasi söylemini toplumun tüm katmanlarına yansıtarak gerekli örgütleşmeyi, kadrolaşmayı ve tabanı oluştururken; gerçek iktidar mücadelesini devlet içinde yürütebilmek için ordu içerisinde bir odak ve derin yapılanmayı devreye sokarak her alanda statükonun karşısına alternatif çıkardı.
Varlığını ilk kez 12 Mart 1971 Muhtıra sürecinde hissettiren bu oluşum karşısında Ecevit ve Demirel daima birlikte hareket ettiler. Ecevit’in Başbakanlığı sırasında adını kontrgerilla olarak açıklayıp NATO’ya ihbar ettiği -bazılarının da NATO’ya mal ettiği- bu derin gücün kökünü kazımak için ABD tarafından 12 Eylül 1980 darbesi planlandı. Bu darbeyi işbirlikçi sermaye, basın, sendika ağaları, açıktan çanak tutarak, davetiye çıkararak destek verirken, Ecevit-Demirel ikilisi de karşı çıkmayıp susarak zımnen yardımcı oldular.
Ama kısa sürede kontrgerilla denilen bu oluşum 12 Eylül darbe yönetimini kontrolü altına aldı. Bunun üzerine daha önce darbeye davetiye çıkaran, destek veren sermaye, basın, sendikalar 12 Eylül yönetimine karşı çıkarken, o zamana kadar susmuş olan Ecevit-Demirel ikilisi de ateş püskürtmeye başladı.
12 Eylül yönetimi ile hesaplaşsın diye ABD ve işbirlikçileri tarafından desteklenen Turgut Özal, ANAP tek başına iktidar olunca Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile kucaklaşıp askeri yönetimle işbirliği yaptı. Başka bir ifade ile Başbakan Özal ve ANAP iktidarı da millî derin devlet kontrolüne girmiş oldu.
Bunun üzerine Başbakan Turgut Özal’a da ABD ve işbirlikçi çevreler yıpratıcı kampanyalar başlatarak saldırgan bir muhalif cephe oluşturdular. Özal’a yönelik aile boyu saldırılar başlatan bu çevreler karısını, kızını, damadını, oğullarını, dünürlerini ve kardeşlerini hedef haline getirdiler. En sonunda ANAP kongresinde suikast girişiminde bulundular.
Bu süreçte Ecevit’in kontrgerilla dediği millî derin devlet giderek güçlendi ve hemen her alanda etkili olmaya başladı.
Hiçbir şekilde millî derin devlet ile örtülü mücadelede başarılı olamayan ABD ve güdümündeki Ergenekon derin devleti tek çareyi Refah Partisi’ni iktidara getirip Erbakan’a karşı darbe yapmada buldular.
Meclis’te sadece 35 sandalyeye sahip olan Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan, 1993 yılında Günaydın Gazetesi adına kendisi ile bir röportaj yapan Aytunç Altındal’a “Muhasımlarımız bizi iktidar yapmak istiyorlar” demişti. Bunun üzerine Aytunç Altındal’ın “Niye iktidar olmaktan korkuyor musunuz” sorusuna “Korkmuyorum ama hasmımızın bizi iktidar yapmak istemesi ilginç değil mi?” şeklinde yine bir soru ile karşılık vermişti.
Bu röportajın yayınlandığı tarihten 1 yıl sonra 1994 Yerel Seçiminde Refah Partisi başta İstanbul, Ankara olmak üzere birçok büyükşehir, il, ilçe ve belde belediye başkanlıklarını kazınıp yerel yönetimlerde iktidar oldu.
Ertesi yıl yapılan 1995 Genel Seçiminde normalde Refah Partisi tek başına iktidar olması gerekirken Erbakan’ın aldığı birtakım önlemlerle ancak birinci parti olabildi. Bu durumu bazı siyasi gözlemciler Erbakan seçimde sürekli frene bastı şeklinde yorumladılar. Erbakan 54. Hükümeti bu sayede Tansu Çiller liderliğindeki DYP ile koalisyon yaparak kurdu.
Erbakan, ABD ve Ergenekon derin devleti işbirliğinde başlatılan 28 Şubat post modern darbe sürecini de DYP ile birlikte karşıladı. Bu da post modern darbecilerin işini oldukça zorlaştırdı.
Bu durumun sağladığı kolaylıktan yararlanan Erbakan, erken seçim kararı alarak koalisyon protokolü gereği dönüşümlü başbakanlığı ortağı Tansu Çiller’e devretmek üzere şık bir demokratik manevra ile Başbakanlığı bıraktı.
Cumhurbaşkanı Demirel ile DSP Lideri Ecevit tıpkı 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’deki gibi 28 Şubat sürecinde de birlikte hareket ettiler. Özal’a rağmen ANAP’ın başına geçen Mesut Yılmaz da bu ikiliye katıldı.
Refah Partisi’ni ve onun yerine kurulan Fazilet Partisi’ni kapatarak Erbakan’ı bir kez daha siyasi yasaklı yapan 28 Şubatçılar, Ecevit’in “Partilerini kapatmak yetmez, bunların kökünü kazımak lazımdır” dediği Millî Görüş’ün bu defa kökünü kazımak istiyorlardı.
Ancak çok kısa sürede her şey tersine döndü ve Millî Görüş’ün değil 28 Şubatçıların kökü kazınmaya başlandı!
Bu sürecin sonunda bugün Millî Görüş’ün siyaset okulunda yetişen kadroların kurduğu AKP iktidarında 9. yılını idrak eden Türkiye yeni bir seçim sathı mailine girmiş bulunuyor. Millî Görüş’ün asıl temsilcisi olan Saadet Partisi ise yönetimi, söylemi, kadroları, teşkilatı, tabanı ve çekirdek oyları ile her zaman bir hamle yapabilecek şekilde dimdik ayakta duruyor.
Oysa 28 Şubatçıların Başbakan yaptığı Ecevit’in DSP’si bu süreçte % 22’den % 1’e düşerek seçim barajının altında kaldı ve bitti, tükendi, kökü kazandı!
Peki, nasıl oldu da bu böyle oldu? Millî Görüş’ün kökü kazınacakken Ecevit’in partisinin kökü kazındı! Bu kendiliğinden mi oldu?
Kaldı ki sadece Ecevit’in partisinin kökü kazınmadı, 28 Şubatçıların hepsinin kökü kazındı. 28 Şubatçı sermaye, medya, siyaset tümüyle çöktü. Ergenekon Davası kapsamında yargılananlar da 28 Şubatçılardan başkası değil!
İşte bunu Erbakan millî derin devlet aracılığıyla yaptı. Ve bu millî derin devlet Türkiye’yi yönetiyor!
Şimdi bu gelişmeler ve gidişat doğrultusunda Türkiye için nasıl bir vizyon belirlendiğine yönelik bir projeksiyon tutmak ve neler öngörülebilineceği konusunda bazı mütalaalarda bulunmak gerekirse…
Türkiye bu önümüzdeki genel seçimde CHP-MHP-BDP koalisyon hükümeti kurulmasını kaçınılmaz kılacak bir seçim sonucu ile karşı karşıya gelebilir. Bir türlü temizlenemeyen statükoya ait tortular bu koalisyon vasıtasıyla temizlenebilir. Yapılacak rutin dışı işlerin faturası da bu üçlü koalisyona fatura edilebilir. Ve kısa sürede bitli bohçaya dönecek olan koalisyon hükümeti 3 Kasım 2002 tarihinde olduğu gibi yine bir erken seçime gidebilir.
Nadasa bırakılmış olan AKP yapılacak erken genel seçimde ezici bir çoğunlukla yeniden iktidar yapılabilir. Bu arada Saadet Partisi de ikinci parti konumuna çıkıp iktidar alternatifi durumuna gelebilir. Böylece yeni bir anayasanın, daha doğru bir ifade ile Adil Düzen anayasasının yapılması önünde hiçbir engel bırakılmamış olur.
Açıkçası, bu şekilde önce bir kaos ortamı oluşturulup ondan bir düzen çıkartılması söz konusu olabilir. Çünkü Türkiye bölge ülkelerinin gıpta ile baktığı bugünkü konuma 28 Şubat sürecinde içine sokulan ekonomik kriz ve siyasi kaos sayesinde geldi. Bugün eğer küresel bir ekonomik kriz tüm dünyayı kasıp kavururken Türkiye üst üste büyüme rekorları kırıyorsa bunu 28 Şubat sürecine borçludur.
Bugün Türkiye ekonomisini yöneten özerk kuruluşlar, 28 Şubat sürecinde girilen krizden sonra Kemal Derviş ve ekibi tarafından oluşturuldu. Ancak yönetim kadrolarına atama yapılmasına fırsat verilmedi. Yönetim kadrolarına yapılan atamalar millî derin devlet inisiyatifinde gerçekleştirildi.
Eğer 28 Şubat süreci tersyüz edilip Türkiye’nin yönetimi millî derin devlet inisiyatifine girmiş olmasaydı; Kemal Derviş’in kurduğu özerk mekanizmalara atanacak yönetici kadrolar aracılığı ile Türkiye ekonomisi tamamen İsrail’in kontrolüne girecekti.
Ama öyle olmadı, bugün gelinen noktada Türkiye ve İsrail her sahada acımasız bir rekabet içerisine girmiş iki hasım ülke haline gelmiş bulunuyor. Bu, 28 Şubat’ın başarısızlığı, Millî Görüş’ün zaferi sonucu gelinen bir noktadır.
Türkiye millî derin devlet tarafından kontrollü şekilde yeniden bir ekonomik kriz ve siyasi kaosa götürülebilir. Ve AKP’ye 12 Haziran 2011 seçimi kaybettirilebilir. Başta Elazığ olmak üzere bölge illerinde yapılan yanlış aday listeleri ile bu amaçlanıyor olabilir.
Kemal Kılıçdaroğlu Başbakanlığında kurulacak bir CHP-MHP-BDP koalisyon hükümetinin Türkiye’yi götüreceği noktadan sonra statükonun tamamen ortadan kaldırılması, yeni bir anayasa yapılması mümkün ve kaçınılmaz duruma gelebilir.
Aksi halde AKP nasıl bir seçim zaferi kazanırsa kazansın, statükonun hala ayakta kalan kalıntıları sorunlara köklü çözümler getirecek, radikal bir değişime imkân sağlayacak bir anayasa yapılmasına fırsat vermez.
Türkiye’nin yeniden 28 Şubat sürecindekine benzer bir türbülansa bu kez demokratik yolla sokulması, faturası yine 3’lü koalisyona çıkartılacak birtakım rutin dışı uygulamalarla statükonun geriye kalan kalıntılarının, tortularının da temizlenmesi bir siyasi fantezi olarak değil, kaçınılmaz bir gereklilik gibi bize gözüküyor.
Bir musibet bin nasihatten evladır sözü böyle durumlar için söylenmiştir.
Hatta örgütlenen direniş ve yoğun tepkiler karşısında tıkanıp zar-zor ilerleyen Ergenekon Davaları da en kolay ve en ideal şekilde CHP-MHP-BDP koalisyonu döneminde pürüzsüz şekilde yürütülebilir. Bu arada kasıtlı olarak Ergenekon Davasında birbirine karıştırılan sap ve samanı da birbirinden ayırma imkânı doğabilir.
Denilir ki; bir köy halkı, soymadık ev bırakmayan hırsızı köy bekçisi yaparak hasret kaldığı mal güvenliğine kavuşmuş. Türkiye de bunu niçin denemesin?